İstanbul Hakkında Bunları Biliyor Musunuz.?

İstanbul Hakkında Bunları Biliyor Musunuz.?

Dünya Kentlerinin Bir Numarası

İSTANBUL

İki ayrı kıtaya yayılmış  devasa bir kent.

1600 sene boyunca dünya imparatorluklarının  başkenti

Farklı dönemlerde dünyanın en büyük şehri.

Ortodoks dünyasının ve halifeliğin eski merkezi.

Dünya kentlerinin bir numarası. İstanbul.

İstanbul’u dünya kentlerinin bir numarası olarak tanımlamak, bazılarınca fazla iddialı bulunabilir. Ancak bu şekilde değerlendirenler İstanbul’un taşıdığı değerlerin yeterince farkında olmayabilirler. Çünkü İstanbul dünyada başka kentlere nasip olmayan “ tek” olma özelliklerine sahiptir. Bu özelliklerden bir  kaçına  sahip  çok az kent vardır. Bir çok açıdan  İstanbul ile boy ölçüşebilecek kentlerin sayısı dahi azdır. Belki de bu sayı iki basamaklı bir sayı bile değildir. Elbette ki tüm bunları İstanbul’un geçmişten günümüze tüm zamanlarını  ele alarak söylüyoruz. Peki nedir İstanbul’u bu kadar özel yapan?

 

İki ayrı kıtaya yayılmış dünyadaki tek kent

İstanbul pek çok -yerli veya yabancı- kaynakta dünyanın çift kıtaya yayılmış tek kenti olarak  tanımlanır. Aslına bakılırsa, Mısır’daki Port Said veya Kazakistan’daki Atyrau gibi kentlerin de çift kıtada olduklarını düşünenler var. Ancak uluslararası bazda, tartışma götürmeksizin çift kıtada olduğu kabul edilen tek kent İstanbul’dur. Bu, başka kentlerin sahip olmadığı bir coğrafi özelliktir.

Asya tarafına doğru yoğun yerleşimin, Osmanlıların kenti ele geçirmesinin ardından Üsküdar ile başladığı doğrudur. Fakat geleneksel olarak kentin kuruluşu olarak kabul edilen, Byzas’ın MÖ. 7. yüzyılda Sarayburnu’ndaki yerleşimini kurmasından önce de Kadıköy tarafında bir Yunan yerleşimin olduğu da unutulmamalı.

 

Üç dünya imparatorluğuna başkentlik yapmış  tek kent

MS. 330 senesinde, Roma İmparatorluğu’nun ilk Hıristiyan imparatoru ve aynı zamanda son büyük imparatoru olan Konstantin, başkentini Roma’dan İstanbul’a taşıdı. Şehir sonradan ona itafen Konstantinapolis, yani Konstantin’in kenti olarak adlandırıldı. 395 senesinde imparatorluk nihai olarak ikiye ayrıldı. Batı 476’da yıkılırken, doğu imparatorluğu 1453’e kadar varlığını sürdürdü. Bu arada doğu imparatorluğu zaman içinde Latin kimliğini yitirip Helenleşti. Ermeni kökenli imparator Heraclius’un 610-641 yılları arasındaki yönetimi sırasında resmi dil olarak Latinceden Yunancaya geçildi.

Konstantin’den daha önce Roma’nın tek bir imparator tarafından yönetilemeyeceği anlaşılmış ve yönetim Diocletian tarafından, üçüncü yüzyıl sonunda iki Agustus (imparator) ile onların altında yer alan iki Sezara dağıtılmıştı. Konstantin ise 324 senesinde Roma’nın tek imparatoru oldu.

Doğu Roma, Roma’nın devamıdır. Yani Bizans olarak da tabir edilen Doğu Roma İmparatorluğu, Roma’nın kendisidir. Bazı tarihçiler ise Bizans’ın başlangıcını 395’e değil de, 330’a dayandırırlar. İşte bu sebeplerden İstanbul’un üç imparatorluğun değil ama sadece Bizans ve Osmanlı’nın başkenti olarak değerlendirildiği de görülür. Ancak Konstantin’in birleşik Roma’nın başkentini Roma’dan İstanbul’a çektiği, nihai bölünmenin ardından da -sonradan Bizans olarak adlandırılacak olan- Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti olarak kaldığı ortadadır.

Her halükarda İstanbul’dan başka hiçbir kent böyle bir geçmişe sahip olmadı. 1500 yıldan fazla farklı dünya imparatorluklarına başkentlik yapan başka bir kent yok. Bu şehir, tüm dünyada 15 asırdan uzun bir müddet, emperyal başkent olarak kalan tek şehirdir.(1) İstanbul 1204 yılındaki 4. Haçlı Savaşı sonrasında kurulan Latin İmparatorluğu’nun da 1261 senesine kadar başkentiydi. Fakat o imparatorluk bir dünya imparatorluğu değildi.

Unutulmamalıdır ki burada İstanbul’un dünya imparatorluklarının başkenti olmasından bahsetmekteyiz. Bu kapsamda Pekin gibi bir kent insanın aklına gelebilir. 13. yüzyıldan itibaren bazı kesintiler haricinde, kent Çin’in yönetim merkezi olarak günümüze kadar geldi. Yuan (Moğol), Ming (Han Çinli) ve Ching (Mançu) hanedanlarının başkentliğini yaptı. Halen Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkentidir. Bazı tarihçiler Ming hanedanının bir süre dünyanın en güçlü imparatorluğu olduğunu ifade ederler.(2) Fakat Pekin merkezli olan bu imparatorluklar dünya imparatorluğu değillerdi.
 

Farklı dönemlerde dünyanın en büyük kenti

Konstantin’in Roma İmparatorluğu’nun başkentini İstanbul’a taşımasının ardından kent hızla büyüdü ve 4. yüzyılda -demografik anlamda- dünyanın en büyük kenti oldu. Ortaçağ boyunca hristiyan dünyasının en önemli şehri olarak kaldı. 19. yüzyılın ortasına kadar genellikle dünyanın en büyük 5 kentinin içindeydi.(3) 1500 sene boyunca başka hiçbir kent bu performansı gösterememiştir. Ayrıca, İstanbul farklı dönemlerde dünyanın en büyük kentiydi. Demografik değerlendirmelerde kaynaklar birçok noktada birbiriyle uyuşmasa da İstanbul’un farklı dönemlerde dünyanın en büyük kenti olduğu kabul görmektedir. Chandler’in 1987 yılında yayınlanan çalışmasına göre(3a) İstanbul 340-570, 1127-1145, 1153-1170 ve 1650-1710 yılları arasında dünyanın en kalabalık kentiydi. Chandler’in verilerine göre dört ayrı periyotta dünyanın en büyük kenti olmuş başka bir kent yok.

Yüzyıllar boyunca dünyanın en büyük kenti olarak görülen kentin(4,5) Bizans’ın son zamanlarında nüfusu azalmıştır. Şehrin Osmanlılarca ele geçirilmesinden önce nüfus 50 bin civarındaydı. Kentin alınmasından 100 yıl sonra yeniden dünyanın en kalabalık iki kentinden biri oldu.
 

İlk Hıristiyan başkent

Konstantin Roma İmparatorluğu’na yeni bir kimlik kazandırdı: Hristiyanlık. Konstantin’den önce Hristiyanlık dini genellikle ezilenlerin ve kölelerin arasında yayılmış az sayıda insanın mensup olduğu bir dindi. Roma İmparatorluğu’nda Nero ve Diocletian gibi bazı imparatorlar zamanında hristiyanlar zulme uğramıştı. Hristiyanlığın talihini değiştiren Konstantin’dir. Konstantin pagan bir imparatorluğu Hıristiyan bir imparatorluğa dönüştürdü. Hıristiyanlık ondan sonra Roma İmparatorluğu’nun dini oldu. Ezilenlerin dini olmaktan çıkıp tüm halk tabakalarına yayıldı. Hıristiyanlığın evrensel bir din haline gelip, günümüzde tüm dinler arasında en çok inanan sayısına ulaşması Konstantin’in eseridir.

İmparatorluk başkentini İstanbul’a taşıması, bu bağlamda büyük bir sembolik anlam taşımaktadır. Başkent sadece daha merkezi bir yere taşınmakla kalmadı. Yeni başkent Hıristiyan kimliğiyle yeniden kuruldu. Bu olay imparatorluğun pagan geçmişinden kopuşunu simgeler.

Buna paralel olarak, İstanbul aynı zamanda dünyanın ilk hristiyan başkenti olarak da adlandırılır. Ermenistan’ın 300 senesinde Hıristiyanlığı resmi din yaptığı akıllara gelebilir, ancak İstanbul’un ilk Hıristiyan başkent olduğu batılı kaynaklarda sıkça görebileceğiniz bir ifadedir.(6)
 

Hem Ortodoks dünyasının hem halifeliğin merkezi

Ortaçağ boyunca birbirleriyle çekişen Doğu (Konstantinopol) ve Batı (Roma) kiliseleri 1054 senesinde kesin olarak ayrıldı. Roma/Vatikan Katolik dünyasının halen merkezi olmayı sürdürürken, İstanbul 1453’e kadar Ortodoks dünyasının merkezi olarak kaldı. Şehrin Osmanlılarca ele geçirilmesinin ardından Ortodoks dünyasında yeni başlar ortaya çıktı.

16. yüzyıldan itibaren her ne kadar tartışmalı olsa da, geleneksel olarak halifeliğin Osmanlılara geçtiği kabul edilir. İstanbul da halifeliğin merkezi haline geldi ve bu konumunu halifeliğin kaldırıldığı 1924 senesine kadar sürdürdü.

Hem Hıristiyan hem de Müslüman imparatorluklara başkentlik yapmış tek dünya kenti olan İstanbul’un Hıristiyanlık için öneminin pek çok insan farkında değildir. İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesi öyle bir etki yapmıştır ki, kentin düştüğü 29 Mayıs 1453 günü, Hıristiyanlık tarihinin, hatta dünya tarihinin en kara günü olarak ifade edilir. (7,8) İstanbul’un Müslümanların batıdan kopardığı en büyük tek parça ödül olduğu tabirine de rastlanır.(9) İstanbul bir salı günü Osmanlıların eline geçmişti. Bu yüzden salı günleri hala Yunanistan’da uğursuz gün olarak kabul görür.
 

Tarihi, kültürü ve sanatı, tarihi yapılarıyla günümüze taşıyan kent

6. yüzyıl yapısı Aya Sofya yaklaşık bin sene kadar dünyadaki en büyük kilise olarak kaldı. Gerçi İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesinin ardından camiye dönüştürülmüştür. Ancak bir kilise yapısı olarak düşünüldüğünde, Sevilla katedralinin 16. yüzyıl başında tamamlanmasına kadar en büyük Hıristiyan kilisesi olarak kalmıştır. Aynı zamanda tüm Bizans tarihinin en önemli mimari yapıtıdır. 15. ve 16. yüzyıllarda eklenen dört minareyle İstanbul siluetinin en önemli parçalarından biridir.

İslam mimarisi denildiğinde dünyada en fazla üç kentin referans alındığını görmekteyiz. Bunlar sırasıyla Kahire, İstanbul ve İsfahan’dır. Delhi, Şam ve Semerkand gibi kentler onları takip eder. Kahire İslam mimarisi kapsamında İstanbul’dan biraz daha yoğun bahsi geçen bir kenttir. Bu hususta şunu da belirtmeliyiz ki, İstanbul’un beş buçuk asırlık Müslüman geçmişi varken, Kahire’nin neredeyse 1400 yıllık bir İslam tarihi vardır. İstanbul Osmanlıların eline geçmeden önce şu anda Kahire’nin manzarasını süsleyen İslami yapıların çoğu inşa edilmişti. İstanbul Müslümanların eline geçtiğinde Kahire’nin 800 yıllık İslam geçmişi vardı. Mimari açıdan önem taşıyan diğer kentlerin de Müslüman geçmişleri İstanbul’dan daha uzundur.

16. yüzyıldan kalma Süleymaniye Camii ve 17. yüzyıl başından kalma Sultanahmet dünyanın sayılı camileri arasındadır. Tarihi Kapalıçarşı ise türünün dünyadaki en büyüğüdür.

Saray denildiğinde İslam coğrafyasında akla ilk gelen iki yerden birisi İspanya’daki El Hamra Sarayı diğeri ise Topkapı Sarayı’dır. Topkapı Sarayı aynı zamanda günümüzde dünyanın önemli müzelerinden biridir.
 

Roma ve Bizans dönemi

İstanbul’un sahip olduğu tarihi yapılar da kentin uzun geçmişiyle paralellik gösterir. Kabaca halen ayakta bulunan eserlerin bazılarından bahsedecek olursak, Binbirdirek Sarnıcı, Bozdoğan (Valens) kemeri ve Çemberlitaş sütunu olarak adlandırılan Konstantin’in diktirdiği sütun 4. yüzyıldan günümüze kadar ulaşabilmiş yapılardır. Haliç’den Marmara’ya uzanan surlar 5. yüzyılda inşa edilmeye başlanmıştır.

Aya Sofya, Yerebatan Sarnıcı, Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda bulunan Aya İrene Kilisesi ve günümüzde Küçük Aya Sofya Camii olarak adlandırılan eski Sergius Bacchus kilisesi 6. yüzyılda, Bizans imparatorlarının en büyüğü Justinian tarafından yaptırılıp günümüze kadar ayakta kalabilmiş eserlerdir. Justinian döneminin sonrasına ait, ortaçağdan kalma 10’dan fazla eski Bizans kilise/manastır yapısı halen suriçinde cami veya müze olarak ayaktadır. Molla Fenari İsa Camii (10. yüzyıl), Bodrum Camii (10. yüzyıl), Eski imaret Camii (11. yüzyıl), Zeyrek Camii (12. yüzyıl) ve şu andaki halini büyük oranda 14. yüzyılda alan Kariye Camii bunlardan bazılarıdır.

Bizans döneminde Yunan olmayanların yaşadığı Haliç’in diğer tarafında ise, 13. yüzyıldan kalma eski Dominikan kilisesi olan Arap Camii ve Cenevizlilerin 1348’de inşa ettiği Galata kulesi Osmanlı öncesi eserlerdendir. Şehrin Osmanlıların eline geçmesinden önce, kuşatma amaçlı Yıldırım Beyazıd’ın 1395 senesinde Boğaz’ın 660 metreyle en dar olduğu yerin Asya tarafına yaptırdığı Anadolu Hisarı ile ondan çok daha büyük olan, 1452 yılında Fatih’in 4 aylık kısa bir sürede Boğaz’ın diğer yakasına inşa ettirdiği Rumeli Hisarı günümüze ulaşmış önemli askeri yapılardır.
 

1453’ün ardından

Fatih zamanından günümüze ulaşan en önemli yapı önemli bir kısmı sonraki dönemlerde inşa edilen Topkapı Sarayıdır. Fatih döneminde inşası gerçekleştirilen başka bir anıtsal yapı da Fatih Camiidir. Ancak Fatih döneminde yapılan cami  18. yüzyılda yıkılmış ve 1767-71 yılları arasında yeniden yapılmıştır. Dolayısıyla bugün gördüğümüz Fatih Camisi 18. yüzyıl yapısıdır. Yedikule hisarı da Fatih zamanında yeniden inşa edilip geliştirilen bir yapıdır. 15. yüzyılda Çemberlitaş’ın hemen yanındaki Atik Ali Paşa, Üsküdar’daki Rum Mehmet Paşa Camii gibi büyük boyutlarda olmayan bazı camiiler yapılmıştır.

İstanbul’da günümüze ulaşan ilk büyük camii 1501-1505 yılları arasında inşası gerçekleştirilen Beyazıd Camiidir. Cami günümüzde İstanbul’un siluetinin önemli parçalarından birini oluşturmaktadır. 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü dönemidir. Buna paralel, imparatorluğun başkenti İstanbul’da muazzam bir mimari gelişme olmuştur. Bugün İstanbul’u süsleyen çok sayıdaki yapı 16. yüzyıldan kalmadır. 1516-22 yıllarında Haliç’e en yakın tepede yapılmış olan Yavuz Selim Camiidir.
 

Sinan’ın damgası ve sonraki dönem

Hiç kuşkusuz İslam aleminin yetiştirdiği en büyük mimar olan Sinan’ın, İstanbul’a kazandırdığı eserler, kentin tarihi binalarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. İmparatorluğun değişik yerlerindeki eserlerinin toplam sayısı hakkında 300’lerden 470’lere ulaşan farklı sayılar verilir. Bu veriler göz önüne alındığında Sinan’ın tüm zamanların en üretken mimarlarından biri olduğu, hatta muhtemelen en üretkeni olduğu düşünülmektedir. (10,11) Bu yapıların 196 kadarı hala ayaktadır ve bunların 85’i İstanbul’dadır. Sinan’ın damgası eski İstanbul semtlerinin neredeyse her yerindedir. Üsküdar’dan, Ortaköy’e, Edirnekapı’dan Eminönü’ne kadar Sinan’ın eserleri İstanbul’a yayılmıştır. Haliç’in karşı tarafından Eminönü Fatih manzarasına bakıldığında Sinan’ın kent için önemi anlaşılır. Topkapı’nın harem kısmı bir Sinan yapısıdır. Aya Sofya’nın iki minaresi onun inşasıdır. Rüstem Paşa ve İstanbul’daki en önemli eseri olan Süleymaniye Camii arka arkaya görülmektedir. Ustanın “çıraklık eserim” olarak tabir ettiği Şehzadabaşı ve daha ileride Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan camileri onun imzasını taşır. Beşiktaş tarafından Üsküdar’a bakıldığında yine Sinan’ın damgasını görürsünüz. Sahildeki camilerden Şemsi Paşa ve İskele Camii olarak da bilinen Mihrimah Sultan Camii (Edirnekapı’dakinden farklıdır), daha arkalarda kentin Asya tarafındaki tarihi camiler arasında en büyüğü olan Atik Valide Camii onundur. Beşiktaş Meydanında dahi Sinan’ın eserleri karşınıza çıkar. Meydandaki Sinan Paşa Camii ve Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesi onun yapıtlarıdır. Böylelikle, kısaca Sinan’ın şehir için ne ifade ettiği görülür. Sinan aslında İstanbul için Konstantin, Justinian, Fatih veya Kanuni kadar önemlidir. İstanbul’un resimlerine bakıldığında Sinan’ın damgası hepsinden daha fazla görülür.

Sinan’ın ardından, onun öğrencisi Sedefkar Mehmet Ağa tarafından Sultanahmet Camii yapıldı. Günümüzde İstanbul’un en önemli tarihi mekanlarından biri ve de dünyada Mavi Camii olarak tanınan bir erken 17. yüzyıl eseridir. 1666’da açılan Yeni Camii ile külliyesinin bir parçası olan Mısır Çarşısı 17. yüzyıldan günümüze ulaşan diğer önemli yapılardır. 18. yüzyıldan kalan yapılar arasında, şehrin camileri arasında barok etkisine sahip en eski cami olan Nuruosmaniye büyük kubbesiyle göze çarpar. 1767-71 yılları arasında yeniden inşa edilen Fatih Camii ise İstanbul’un emperyal camilerinden biri olarak kentin siluetini doldurmaktadır.

19. yüzyıldan günümüze çok sayıda eser kaldı. Bu dönemden, dini yapıların yanında önemli sayıda seküler yapı da günümüze ulaşmıştır. Örneğin kentin Anadolu yakasındaki büyük yapılardan Kuleli Askeri Lisesi, Abdulaziz’in 1861-65 yılları arasında yaptırdığı Beylerbeyi Sarayı, Selimiye Kışlası ve onun arkasındaki Selimiye Camii 19. yüzyıldan kalmadır. Boğazın siluetinin önemli parçalarından Ortaköy’deki Mecidiye Camii, Çırağan ve Yıldız Sarayları, Abdülmecit’in 1845-56 yılları arasında yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe Camii, pek çok İstanbullunun tarihi öneminin farkında olmadan her gün önünden geçtiği, Gümüşsuyu’ndan Maçka’ya doğru uzanan şeritte, günümüzde üniversite binaları olarak kullanılan eski Gümüşsuyu Kışlası, Taşkışla ve Silahhane binaları, o dönemden kalma anıtsal yapılardan bazılardır.

İmparatorluğun son yıllarından kalma bugün İstanbul Lisesi binası olarak kullanılan Cağaloğlu’ndaki 1897 tarihli eski Duyun-u Umumiye binası, Haydarpaşa tren garı ve yine Haydarpaşa’da bulunan şu anda Marmara Üniversitesi Haydarpaşa kampüsü olan 1903’den kalma eski Mekteb-i Tıbbiye binası kentin bugünkü tarihi görüntüsüne katkı yapan yapılardır.
 

Cumhuriyet döneminin modern yapıları

Cumhuriyet dönemiyle beraber, 1600 yıldır imparatorluklara başkentlik yapan İstanbul dünya çapındaki önemi açısından irtifa kaybetmiştir. Neticede Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları farklı periyodlarda dünya üzerindeki en güçlü devletlerdi. İstanbul Osmanlı İmparatorluğu’nun en zayıf dönemi olan 20. yüzyıl başında dahi en önemli İslam kentiydi. Türkiye Cumhuriyeti batılıların oyunları bozularak, büyük zorluklara göğüs gerilerek kurulan bir ulus devletti. İmparatorluk geçmişiyle bağlar koparıldı, başkent Ankara’ya taşındı. Yeni kurulan devlet bir dünya gücü değildi. Batıya rağmen var olup, gelişmeye çalışan bir devletti. Bu durumda İstanbul’un da eski önemini yitirmesi doğaldır. 

Buna paralel olarak İstanbul için son 85 yıl, mimari açıdan da daha önceki yüzyıllarla karşılaştırıldığı zaman verimsiz geçti. Bu dönemden İstanbul’un görünümüne en iyi katkıyı sunan yapılar, iki kıtayı birbirine bağlayan Boğaz Köprüsü ile Fatih Köprüsü’dür. Boğaz Köprüsü zaman içinde kent için bir sembol haline gelmiştir. 1973 yılında yapımı tamamlandığında dünyadaki en uzun dördüncü, ABD dışındakiler arasında ise en uzun asma köprüydü. Özellikle Levent-Maslak bölgelerinde yükselen gökdelenler modern İstanbul manzarasının yeni yapılarıdır. Artık dünyanın birçok ülkesinde gökdelenler belirmekte olduğundan, İstanbul’un bu yeni yapılarının dünya ölçeğinde düşünüldüğünde bir ayrıcalığı yoktur. Yine de Levent’deki İstanbul Sapphire şu anda Avrupa’nın en yüksek gökdelenlerinden biridir ve inşası devam eden Maslak’daki Diamond of İstanbul ise ondan daha yüksek olacaktır.

Görüldüğü gibi İstanbul’un ayakta olan mimari eserleri son 1700 seneye yayılmıştır. Avrupa’da, Roma ve Atina haricinde tarihi yapıları bu kadar uzun bir sürece yayılmış olan başka bir metropol yok. İstanbul’da 4. yüzyıldan, 6. yüzyıldan, 15. yüzyıldan, 16. yüzyıldan veya 19. yüzyıldan kalma anıtsal yapılar bulmak mümkündür. Bu tarz kentlerin sayısı çok azdır.
 

Farklı dönemlerde dünyanın en kozmopolit kenti

İstanbul’un kuruluşu geleneksel olarak MÖ. 7. yüzyıla dayandırılır. Marmaray (metro hattı) çalışmaları sırasında elde edilen buluntular, kentteki yerleşim tarihinin MÖ. 6500’e kadar gittiğini göstermektedir. Önümüzdeki dönemde belki de kentin tarihi yeniden yazılacak. Bugünkü haliyle dahi dünyanın önemli metropolleri arasında en uzun geçmişe sahip olanlardan biridir.

Kentin tarihteki siyasi önemi ve önemli bir coğrafi konuma sahip olması farklı insanları kendine çekmiştir. Bu sayede farklı dönemlerde dünyanın en kozmopolit kenti olarak adlandırılmıştır.(1,13) 1. Dünya Savaşı’nın ardından bu kozmopolit yapısını büyük ölçüde yitirmesine rağmen, şehirde halen faal halde 150’den fazla kilise ve 20 civarında sinagog bulunmaktadır. Bununla beraber İstanbul’un merkezi olarak kabul edilen Taksim Meydanı’nda orta büyüklükte diyebileceğimiz bir kilise bulunmaktadır. 1880 yılından kalma Aya Triada Kilisesi Taksim Meydanı’nı süslemektedir. Avrupa’daki hiçbir büyük kentin meydanında cami bulunmazken nüfusunun yüzde 98’inden fazlasının Müslüman olduğu 12 milyonluk bir şehrin meydanında kilise bulunması oldukça dikkat çekicidir.

Üç uluslararası kuruluş günümüzde global kentlerin derecelendirmesini yapmaktadır.(14) Bu derecelendirmelerde daha ziyade kentlerin bugünkü ekonomik ve finansal güçleri ve bu güçlerinden doğan etkenler baz alınmaktadır. Şehirlerin geçmişi bu sıralandırmalarda çok küçük bir rol oynamaktadır. Buna rağmen İstanbul üç kuruluşun ikisinin derecelendirmelerinde ilk 30 global kentin içinde yer almaktadır.

İstanbul üç farklı dünya imparatorluğunun başkenti olduğu 1600 sene boyunca dünyada başka hiçbir kentin sahip olmadığı bir öneme sahipti. Günümüzde, tarihi geçmişindeki kadar olmasa da yine de önemli bir dünya kentidir. Başka hiçbir kentin sahip olmadığı coğrafi bir konuma ve geçmişe sahiptir. Farklı dönemlerde dünyanın en kalabalık kenti olan, iki ayrı kıtaya yayılmış, üç farklı dünya imparatorluğuna başkentlik yapmış, hem Ortodoks Hıristiyan hem sunni Müslüman dünyasının merkezi olmuş yeryüzündeki tek kenttir.
 

Dünya tarihine yön veren devlet adamlarının İstanbul’a bakışı

Winston Churchill 1915 yılında Çanakkale Savaşı’na destek isterken şöyle demiştir: “İstanbul’un doğu için ne olduğunu bir düşünün. Londra, Paris ve Berlin’in toplamının batı için ifade ettiğinden daha fazladır.”(9)

Napoleon Bonaparte 1807 senesinde Ruslarla Tilsit’de yapılan görüşmeler sırasında “İstanbul’a hükmeden dünyaya hükmeder” demiştir.(15) Aynı zamanda İstanbul’u dünyanın başkenti olarak tarif ettiği de bilinmektedir.(16)

Rus Çarı Deli Petro’nun sonradan sahte olduğu anlaşılan vasiyetnamesinde İstanbul için şu ifade geçmektedir: “Mümkün olduğu kadar İstanbul ve Hindistan yönünde ilerlemeliyiz. Bu noktaları ele geçiren dünyanın gerçek hakimi olur.”(17)

 

Özet

İstanbul, başka hiçbir kentin sahip olmadığı coğrafi bir konuma ve geçmişe sahip. İki ayrı kıtaya yayılmış  devasa bir kent.

Farklı dönemlerde dünyanın en kalabalık kenti.

1600 sene boyunca üç farklı dünya imparatorluğunun başkenti. 

Hem Ortodoks Hıristiyan hem Suni Müslüman dünyasının eski merkezi.

Tarihi geçmişinin sahip olduğu ayrıcalıkları ve farklılıklarıyla yeryüzündeki tek kent, Dünya kentlerinin bir numarası.

Yazar : Hasan KOYUNOĞLU (Prefesyonel Turist Rehberi)


******************************************************************
 

1- John Julius Norwich,  The Great Cities in History, Thames and Hudson 2009

2- Donald Quataert, The Ottoman Empire 1700-1922, Cambridge, Cambridge University Pres 2000

Marvin Whiting, Imperial Chinese Military History 8000 BC - 1912 AD, iUniverse, İnc, 2002

3- Tarih boyunca en büyük dünya kentlerini detaylıca sıralayan üç çalışma vardır. 1987 yılında yayınlanmış olmasına rağmen Chandler’in “Four Thousand Years of Urban Growth: An Historical Census” adlı çalışması diğerlerinden daha fazla referans alınır.

a-Tertius Chandler, Four Thousand Years of Urban Growth: An Historical Census, Lewiston, NY: The Edwin Mellen Press, 1987

b-World Cities -3000 to 2000, 2003 George Modelski Washington DC

c-Tertius Chandler and Gerald Fox, 3000 Years of Urban Growth, New York, NY: Academic Press, 1974

4- Saul David, WAR From Ancient Egypt to Iraq DK Publishing ( Dorling Kindersley ) (1 Ocak 2009)

5- H. G. Wells, The Outline of History Volume 2  From Roman Empire to the Great War, Barnes & Noble Publishing, Inc. 2004

6- John Freely, Istanbul: the imperial city, Viking, 1996.

7- Edward Augustus Freeman, The Chief Periods of European History, London, Macmillan and Co,1886

8- Andrew Wheatcroft, The Ottomans: Dissolving Images, Penguin Books, 1996

9- Anthony Pagden, Worlds at war: the 2,500-year struggle between East and West, Oxford University Press, 2008

10- Paul Johnson, Art: A New History, Harper Collins, 2003

11- Muhammad Mojlum Khan, The Muslim 100  The Life, Thought and Achievement of the Most Influential Muslims in History, Kube Publishing Ltd, 2009

12- Richard Davey, The Sultan and His Subjects, Georgias Pres LLC., 2001

13- Jesse Milton Emerson, New York to the Orient, BiblioBazaar, LLC, 2009 (ilk baskı 1886)

14- Globalization and World Cities Research Network (GaWC), 2008 değerlendirmesi

Foreign Policy, The 2008 Global Cities Index

Institute for Urban Strategies The Mori Memorial Foundation, Global Power City Index

15- Barbara Norman Makanowitzky, Napoleon and Talleyrand: the last two weeks, Stein and Day, 1976

16- Christopher i. e. Hachik Oscanyan, The Sultan and His People, Derby & Jackson, 1857

17- Anthony Cross, Peter the Great through British Eyes : Perceptions and Representations of the Tsar since 1698, Cambridge University Press, 2000.

 


Yorumlar

Yorum Yap